-Tutuculuğun Bariz Yanılgısı Ve İlericilik İçindeki Hakiki Tutuculuk Nüvesi-

Yeryüzü, canlı varlıklar için sürekli farklı yönlerde veriler gönderen bir ileti kaynağı olarak algılanılacak olursa bu iletimin hedefi olan canlıların bu iletiyi yorumlamaları ve değişim olarak adlandırdığımız cevap verme işlemini gerçekleştirmeleri söz konusu iletim içinde bir yanıt olacaktır. Canlı varlıklar gönderilen uyarıları deneyimleri ve benliklerinden süzerek içinde bulundukları formu ya deneyimleri ve benlikleriyle beraber koşullara uygun hale getirecekler ya da sabit durmaya çalışan deneyimleri ve benlikleri ile koşullara uygun hale gelen formları arasında yaşanılacak olan çatışmaya maruz kalacaklardır. Bahsi olunan çatışma da ise her halükarda form üstün gelecek benlik ve deneyim forma uydurulacaktır. Neticede önceki olasılıkla aynı sonuca ulaşılmakla beraber çok şey kaybedilmiş olacak ve bu kaybedilenler arasında en az değere sahip olan zaman olacaktır.
Aktarılan modelleme dahilinde göze çarpmaktadır ki canlılar değişimi kendi bilinçleri kontrolünde meydana getirirler, yorumlama aşamasında zamanın gerekliliklerini sahip oldukları paradigmalarla ölçer, değerlendirir ve bu paradigmalar kontrolünde yeni bir forma kavuşurlar. Yani değişmek -aynı bilinç kontrolünde meydana geldiği içindir ki- bir bakıma aynı kalmaktır (Bkz. Theseus’un gemisi paradoksu ve yanıtlar). Tutuculuğun içinde barındırdığı çelişki burada gözler önüne serilmektedir; bireyi içinde bulunduğu toplum dahilinde var ettiğine delil olarak gösterilen kültür, korunması ve saygı duyulması gereken yegane varlıkken bu kültürün kontrolünde meydana gelen ve bu kültürün ürünü olan değişimin ise yadsınması ve yadırganması ortalama bir aklın kabul edebileceği bir fikir değildir çünkü neticece elde edilen farklılık kültürün yeni keşfedilmiş muhtevasıdır ve kültürün bir içeriği olmakla beraber kültürün bizzat kendisidir.
Yazıma, Örnek olarak gösterilen paradoksa atıfta bulunarak bir son verecek olursam “Thesus’un gemisi Theseus varlığını koruduğu müddetçe hala aynı gemi olmaya devam ederken değişen tahtalar ise eski tahtaların bir sureti olarak kalacaktır.
-Serkan KARABOSTAN-

Modern Şiirler Hep Aşk İçeriyor Diyenler Haklı Olabilir Misiniz?

Türk Edebiyatı günümüzde bunca kopuş ve yeniden yapılış içinde büyük bir varoluş mücadelesinin eşiğinde bulunuyorken gittikçe metalaşan ve metalaştıkça bireysel kompleksi haline gelmiş düşüncülerden kurtulduklarına inanların tahammülsüzlüğü yüzeysel bir yaşamak çabasına doğru dört koldan ilerliyor, kimi zaman merhameti kimi zaman aşkı kimi zaman varlığı kesinlikten uzak ve iyi olanla desteklenebilecek değişen tanımlara uyum sağlayabilecek aslında tanıma sahip olmayan her şeyi inkar etme eğilimi önce edebiyatımıza sonra insan olmanın sınır çizgilerinde birikmiş ideal uçlara zarar veriyor. Bahsi olunan zarar farklı farklı kimliklerde meydana çıkabiliyorken günümüzdeki en yaygın çeşidi ise aşkı eleştirme ve aşk içeren metinlere kalıplaşmış eleştireler sonucu doğan kapalılık.
İçinde bulunduğumuz toplumda aşkı ele alan metinlerin muhteviyatı, kapalılık doğuran bu eleştirileri dile getirenlerin kanaat getirdiği gibi sadece duygudan oluşmuyor ve Türk Edebiyatı aşkın fiziksel bir arzudan ibaret olduğunu düşünen farklı temellere dayanan çoğu doktrine de açık ve uyumlu bir şekilde yaklaşım sergiliyor. Türk edebiyatının içinde özellikle Cumhuriyet devriminden sonraki dönemde yer alan yazarlarımızın eserlerinde çoğu zaman aşk tanımlanırken tanımın içine kahramanlık, idealistlik, mücadele, özgün bir ahlak anlayışı ve daha yüzlerce yüce değer ekleniyor yani aşık olmak, toplumun temel içgüdüsü ve kaçınılmazı olan üreme faaliyetine katılımın çoğunlukla eksiksiz olduğunu düşünürsek söz konusu eleştiri sahipleri tarafından üremek olarak adlandırılan bizim ise aşk dediğimiz bu olguyu eksiksiz bir şekilde yaşamak için tanımı içeren duyguları ve fikirleri tatmak gerekiyor. Kanaatimce sanatın ve edebiyatın yön veren yönü burada meydana çıkıyor. İnsan sürekli bir şeyleri tanımla eğiliminde ve tanımladığı şeyleri de kanaatkar yapısını tahmin etmek için eksiksiz bir şekilde yaşamak mecburiyetinde olduğundan tanımına kahramanlık katılmış bir aşkı yaşamak için kahramanlığa; şiddet ve ihtiras katılmış bir aşkı yaşamak için ise şiddete ve ihtirasa ihtiyaç duyuyor ki tanım tam olabilsin ve eksik olma kaygısından uzaklaşılsın
Sonuç olarak;
– Bahsi olunan sebepler neticesinde sarih bir şekilde ortaya koyulmuştur ki Türk toplumu aşksız düşünülemez ve anlatılmaz -bu cümlede yer alan aşk ise akşam hava kararır kararmaz boşalan sokaklarda yankılanan bir çift ayağın gördüklerinden tutun bileklerinin üstündeki deriyi alın teriyle şereflendirenlere kadar tüm mücadeleyi ve hazır olarak sunulmamış kalıplaşmaktan çok tekrar tekrar doğan ahlaki değerleri içeren bir aşk- .
– Edebiyattan ve sanattan beklenen toplumsal fayda doğal kanunlar gereği toplumun her bireyinin mecbur olduğu fiillerin yüksek değerlerle tanımlanması ve toplumun bunu kabul etmesiyle gerçekleştirilebilir.

Savaş Ve Kan Sebebi : ıslık ve şair eksikliği

Ellerinle akşama yakın
Uzak romanlar yazabilirim
Ortadoğu’da can veren çocukların
Mezarlarına dikebilirim tüm devrik
Cümlelerimi
Kelimeleri
Yıkılmış parklardan kalan kahkalarla yamalı olan
Üstü çizik metinleri hızlı hızlı okuyarak
Hiç olmadı ıslık çalarak geçerim sokaklardan
Bir şairin şiirine eşlik ederim
Kavga ederim tüm belirsizliğiyle yaşamanın
İkarus’u düşmeden ve boğulmadan önce
Duyurabilirim bu soğuk vicdanlara
Epik şiirlere bulaşmadan edemem sonra
Seni anlatır dururum
Maksat hoş tutulsun kapı önlerine seriliveren çiçeklerin yürekleri .
.
.
Bu coğrafya böyle işte
Biraz sahip olduklarını düşündükleri kadar ait olamadıkları inanca
Biraz da bir kaç şaire ihtiyacı var sadece
-Serkan KARABOSTAN-

Bir De Mizan Olsa Ölüm Diyecekler Hasret Çağına(!)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Kaybolası geliyor insanın,
Avucunun içi gibi bildiği sokaklarda.
Yol kenarlarında çocukluk çağının ilk günahı,
Meyve vermiş erik dalları bile ilgisini çekmiyor.
Canı çekilmiş kaldırım taşlarına basmaya korkuyor insan,
Her adım senden uzağa gidiyor.
Sadece bununla kalsa ses çıkarılmaz belki
Dişler sıkılır, alışılmış seyahatlare çıkılır parmak uçlarıyla takvim yapraklarında
Susmak bir batıl inanç, şiir şırıngaları sokuluyorken damarlarıma
Zamanın içimde konaklayan misafirleri hayalini savuruyorlar göz kapaklarıma.
Sokağımda ateş yüklü isyanlar çıkarıyorum.
Kopuk türküler söylüyorum bağıra çağıra.
Deli gömlekleri dikiyor vücuduma
Yüzümde dolaşan tanımadığım gözler
Sonrası
Sonrası hatırlanmıyor
Ölüm gibi bir şey bu
Bir mizan kurulmadığı kalıyor ucunda

Gözbebeklerine Hiç Uyku Sorulur mu?

Öyle yamandır bizde gece vakti
Hasret tonlarca yüküyle oturur göz kapaklarına.
Vakit geçti mi hele şöyle biraz yatsıyı
Sıra sıra can verir odalarda lambalar
Çıt çıkmaz eşyadan çıkan sesler haricinde
Belki biraz kapı gıcırtları
Biraz da tatillerden nefret eden birinin
Odasından eksik olmayan türkü haykırışları.
Rüzgar ise aynı sessizlikle dolaşır damarlarımda
Verdiğin nefesleri, belki de bir yerlerde söylediğin kelimeleri getirir avuçlarıma
Böyle işte bahar akşamlarının katarları balkon vagonumda
Camlarımdan hayretle bakıyorum insanlara hiç uyunur mu?
Öyle yamandır bizde gece vakti
Hal böyleyken gözbebeklerine uyku sorulur mu?

Serkan KARABOSTAN

Osmanlı Devleti Dünya Savaşına Neden Girdi?

​    Dünya devletleri yeryüzünün her toprağına göz dikmiş bir vaziyet içinde çabalarken hasta adam Osmanlı kendi bünyesinde yaşadığı sıkıntılarla uğraşıyordu. Suikastler, isyanlar, padişahı tahtından indirip hükümet kurma faaliyetleri cihanda aldığı namı hızla kaybetmiş olan Osmanlı için büyük sarsıntılar haline geliyordu. 

      Batıda savaş kızışmıştı. Siyasi birliğini geç tamamlamış ve yavaş yavaş güçlü bir ülke konumuna gelen Almanya Fransa’nın can damarı maden bölgelerini işgal etmişti. Oyunun kurucusu olan Emperyalist İngiltere Almanya’nın bu gelişme eğilimini yarıda kesmek ve bunun yanında savaştaki baskısını azaltmak istiyordu. Savaş batı cephesinde kilit noktaya gelmişti.

     Almanya ise Ortadoğu da her mantık ve akılla hareket eden devlet gibi Osmanlı devleti üzerinden hareket etmeyi düşünüyordu. Önceden kendilerine yük olacağını söyledikleri hasta adamı kendi üzerlerindeki baskıyı azaltmak ve cephe sayısını arttırmak için tabiri caizse kullanacaklardı.

    Osmanlı ordusunun durumu ve uzun savaşlar sonucunda aldığı yaralar hayalperest emperyalistlerin umutlarını daha da yeşertiyordu. Fark edemedikleri tek bir nokta vardı; Osmanlı devletinin yani Türk ulusunun her evladı vatan söz konusu olduğunda şahsiyeti  hangi vaziyette olursa olsun devletini ve namusunu korumak için her mücadeleyi kanının son damlasına kadar verirdi nitekim Yemen Çöllerinden Galiçya’ya bütün cephelerden yaralı askerler yurduna dönerken 10 Temmuz 1914 Cihad-ı Ekber ( büyük savaş) emri ile evlerine varmadan cepheye vardılar. Askerlik şubelerinin önü emperyalistlerin Türkleri Orta Asya’nın bozkır steplerine sürme hayalini duyan halkla doluyordu. Avrupa’da kendilerine güzel bir gelecek kurma hayaliyle tahsile gitmiş gençlerimiz bu umutlarını tereddütsüz silerek İslam’ın son ordusuna katılmak için memleketlerine dönüyorlardı. Köylü işini gücünü bırakmış askerlik şubelerinin önünü doldurmuştu. Halkın gösterdiği bu seferberlik hayalperest emperyalistlerin düşlerine ilk düşmeyi yaşatmıştı.

    Bahsi geçen 1. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri çok uzaktan gelmiyordu. 1877 yılında İngiltere kralı 1. Edward ile Rus çarı 2. Nikola Finlandiya’daki Ruvel kentinde buluşup savaşın temelini atmışlardı. Osmanlı devleti bütün bu faaliyetleri görüyor ve savaşa girdiği veya girmediği takdirde toprak bütünlüğüne zarar geleceğini biliyordu. Bunun yanında Osmanlı devleti tarafsızlığını koruduğu sırada İngiltere tarafından büyük haksızlığa uğradı. Büyük sefalet içinde olan halktan toplanan 7.5 altın karşılığında yaptırılan gemilere İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill, Osmanlı bayrağı çekilmesini engelledi ve el koyduğunu açıkladı. Onursuz bir milletten beklenecek tek harekette zaten bu olabilirdi. İngilizler şaşırtmamıştı. Bu gemilere el koyması için hiçbir geçerli sebep yoktu. Osmanlı devleti hiç kimse ile savaş içinde değildi. Bunun yanında İngilizlerin bu eylemde bulunmasını isteyen aslında Yunanistan’dı. Amerika’dan iki yeni gemi satın alan Yunanlılar, ingiltere’den Osmanlı’nın gemilerine el koymasını istemişti. Sonuç olarak savaşın koşar adımlarla üstümüze geldiği o kara günlerde halkın parasını ödediği o iki gemiyi alamadık.

    İngiltere’nin tavrını koyduğu Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine en doğru tabiriyle onursuz bir devlet olarak çaldığı gün takvimler 02.08.1914’ü gösteriyordu. Sadrazam Said Halim Paşa’nın yalısında Almanlarla bir toplantı yapıldı. Bu antlaşmanın yapıldığını Enver Paşa, Talat Bey ve Halil Bey’den başka kimse  bilmiyordu. O günlerde Osmanlı boğazını savaş gemilerine kapatmıştı. İngiltere’nin görüldüğü yerde vurulmasını emrettiği iki Alman savaş gemisi ( Goeben ve Breslau)  akşama doğru boğaza girdi Çanakkale önünde demir attı. Bu iki gemiye Türk bayrağı çekildi, Yavuz ve Midilli adları savaş gemilerine verildi. Bu iki gemi Karadeniz’de manevralara başladı. Mürettebatı Alman olan bu gemilerinin yaptığı manevraları Osmanlı devleti güç gösterisi olarak görmeyi sürdürürken Almanlar gizli hesaplar içindeydi. Osmanlı uçurumun son noktasındaydı. 

    Almanya’dan gelen gizli bir emirle Rusya’nın Sivastapol Limanı bombalandı. Böylece Osmanlı kendini resmen savaşın içinde buldu. Savaş artık üzerimizdeydi. 

                                                                                                                                                        -Serkan KARABOSTAN-

    

Bir Işıktır TTK

    Bir kandil yandı milletin kimliğine, karanlığa itilmeye çalışılan o şanlı maziye bir ışık vurdu deha Mustafa Kemal Atatürk’ün eliyle o şanlı tarihte. 15 Nisan 1931’de.
    Bir milletin yegane varlığı; ele geçireceği daha doğru ifade etmek gerekirse kazanacağı her şeyin orantılı olarak değer aldığı bir kaynak vardır “Tarih”.  her siyaset adamı ve yönetici kişiliği bu gerçeğin farkındadır. Bunun için savaşmanın ağır kayıpları yerine en ağırıyla günümüzde olmakla birlikte başlangıç itibariyle günümüzden daha da geride başlamış olan bu manipüle ve yanlış kaynaklarla yanlış bilgiler sunulup benlik kargaşası yaratma fiiliyatına başvurulur. Bunun şu an günümüzde her ne kadar etkisini neslin çok ufak bir kitlesinde hissetsek de hala tarih okuyan hala milli değer ve duygularına sahip bireylerin bulunması işte bu adıma borçludur. TTK’nin açılması. huzurlarınızda yaptığı bu devrim ile bir milletin tarihini korumasına ve parçalanmamasına en büyük katkıyı sağlamış ulu öndere sonsuz teşekkürlerimi saygıyla sunmayı kendime borç biliyorum.

     İleri gidebilmek için bir ayağınızın bir müddet diğer ayağınızdan geride kalması gerekir. Geride kalan ayağın bastığı noktadan şüphesi var ise diğer ayakta geriye yönelir. Bizim aklımızda TTK gibi bir yapı sayesinde bir süre geride bıraktığımız ayağımızdan, ayağımızın destek aldığı noktadan şüphe söz konusu değildir. Kimliğimize sımsıkı sarılmakta Orta Asya da bir dönem maruz kalınmış mankurtlaştırma saldırılarının modern versiyonu olan benlik kargaşası karşısında en büyük silahla, tarihle yol almaktayız. İleri atılan her adımın arkasına onuru yüksek bir tarih bırakmaktayız.

   Sağlam ve gerilemesi söz konusu olmayan adımlar yüksek değerler içeren kültürün ürünü olan tarihin araştırmacı ve tarafsız kurumlar tarafından yayınlanması ve yayımlanması devamında oluşmuş bu ürüne büyük bir bağlılık olduğunda atılabilir. 

   Unutmayın tek varlığımız tarihimiz ve bu varlığı yok etmek isteyenlerle  göğüs göğseyiz.  Bizim gücümüz sayfalara sığmayan destandır. Korkmak bize düşmez galibiyet tarih konusunda bir şeyler yazılıp okundukça haktır.

    

Bir Kahkaha, Bir Kimliksiz Nesil

  ​   İlginç hayallere dalar çoğu zaman insanoğlu, zaman makinesi ister mesela, hep bir şeyleri değiştirmek ister. Geçmişe hasret duyar. Geçmişe, söz konusu zaman makinesi olunca ilgi duyar; ama   geçmişle alakalı bir tarihi kitap hakkında konuşulmaya başlandıkça kifayetsiz kelimeler savurmaya başlar.

     Milyonlarca insan tek bilek olup bir millet adı altında onur, vatan, bayrak vb. Değerler uğruna kan döker. Bu değerler uğruna kan dökmüş kahramanların adını duydukları anda sıkılma belirtileri göstermeye başlayan manipüle edilmiş varlığına bir tane bile kanıt olmayan kimliksiz nesil de onur ve varlık uğruna kanla ülkemin sonsuz gökyüzüne yazılmış olanları büyük bir umursamazlıkla tozlu  raflara, sayfalara gömer. Fikir empozesinin en kolay yöntemi olmuş olan mizahi programlar, diziler vb. Yayınları yaşamlarının bir parçası haline getiren bu kayıp nesil “sıkıldıkları” tarihi sergiledikleri bu faaliyetleriyle kendileri yaratır. Değerin çok ağır ezilmeye maruz kaldığı mizahi programlarda bu konunun espri malzemesi olarak kullanılması bireylere tarihi ibret alınacak güç bulunacak bir nesne olarak gösterilmesini ve öğretilmesini zorlaştırır. Bunun yanı sıra tarihini bilmeyen ve kimliksiz olan bu nesilde doğal  süreç olarak bir benliğe bürünme ihtiyacı sezer. Asıl tehlike de burada başlar. Bu süreç içinde sağdan soldan es kaza okuduğu veya duyduğu bilgilerle kendi varlığını inkar etmeye başlayan bireyler oluşur. Bugün evinde huzur içinde otururken elindeki hak ve hukuk çerçevesinde  istediği her şeyi yapma gücüne sahip bulunanlar bilgisizce ve onursuzca hal ve hareket; söz ve hakarette bulunurlar onurları uğruna can veren aziz kahramanlara. Utanç kaynağı olurlar bazılarının, tarihe sayfalardan duvar örmeyenlerin.

      Bir kitabın cümlelerinden ibaret değildir asla tarih ya da salt bir öğreticinin bir araştırmacının sözleri değildir tarih. Tarih şu andır, yarındır. Tarih her bir karışında kan olan bu ülkenin hiç unutulmayacak ve bizler tarafından unutturulmayacak en büyük hatırasıdır. 

                                                                                                                                                               -Serkan Karabostan-

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun!

​   Andımız vardı bir zamanlar hatırlarsınız. Ya da anımsamamış olanlara şöyle hatırlatırım; Türk çocuğunun sabahın en güzel saatlerinde coşkuyla bağıra bağıra söylediği anlamlı bir metin vardı. Bir kağıt üzerinde binlerce anlamsız, kifayetsiz cümleyle kaldırıldı.

   Genç nesile; tertemiz sayfalara işlenecek vatan sevgisinde en büyük rol oynayacak, onların her birine şeref ve namus kavramlarını aşılayacak ve belli bir amacı olduğunu öğretecek hatta yol rehberliği yapacak olan bu metin ellerinden alındı, elimizden alındı. Birkaç yıl geçti alanlar tarafından eleştiriler yapıldı, PİSA sıralamamızın düşüklüğüne çözüm arandı(!) yine yanlış yollara sapıldı. Daha sonra bazıları çıktı iş adamlarımızın çoğu kendi sermayesini düşünüyor devletin bekasını umursamıyor dedi. Peki milletin elinden kendi elleriyle aldıkları çalışma şevki, şeref, onur ve vatanseverlik gibi kavramları millete hesap sormak için kullanmaya hakları var mıydı? Ya da şöyle soralım beyaz kağıtlara geceyi inatla resmeden ressamın kendi tablosunu yorumlarken buraya neden güneş çizilmemiş deme hakkı var mıydı?

   Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

   Ne mutlu Türküm diyene!

   -serkankarabostan-