Bayramındır Bugün Şair

Ve yine şiirler yakma vaktidir şair!

Hadi in hüzün kaplı geminden,

Hazanın ortasında yaprak döken ağaçlara

Baharlar getir

Bugün bayramındır senin şair!

Bırak şu karanlığı gökyüzünde,

Geceye beyaz sayfalar getir.

Yıldızları tekrar birleştir.

Bayram dediysemde unutma 

Karanlığını şair…

Sana karanlıkta yol gösterene 

Şaşıp kalmış aklınla şükürler getir.

-Serkan Karabostan-

Reklamlar

Viran Şehir, İsimsiz Mezar

Viran olmuş şehirden firar vakti.

Limanlar yandı bir bir.

Kaç gemi hiçliğe gitti?

Kaç yolcu çölü deniz bildi?




Şimdi olmayan bir adres,

Olmayan bir sokak,

Geçmiş denen takvim yaprakları,

Yaktım tek tek her hatırayı.




Yazmaktan korkar olmuş kalem.

Kelam ettikçe kayba kurulu alem,

Uyku yüklü şiirler sunulurken,

Uykusuz kalmış her kalem.




Bir garip hikayenin,

Sonu yırtık sayfası,

Kül almış hattatı.

Her harfin anısı.




Nefes alan bir et parçası,

Ruh kayıp,esaret yüklü satırları,

Kalem kırık, dava kapalı.

Yavaşça susar her şarkı.




Şimdi nefret vakti desem,

Vakte yazıktır, boş geçmez,

Boş geçmiş vakitlerin üstüne,

Nefret ile boşluk eklenmez.





Hem alınmışsa aşk diyarında,

Yara ile merhemsiz ders.

Ne yanar yürek gelince akla,

Ne pişman olur akıl göçünce seraba.





Sanılmasın ki beden faniye diye,

Aşkta öyledir giderse ölür.

Bu isim taşımaz mezarlığa,

Kim bilir kaç ceset daha gömülür?





İsimsiz mezarlardan geçerken 

Bilmezsin ölü kimdir ?

İstediğin anı aklına gelsin.

Ceset çoktan çürümüştür, hissetmezsin.

Serkan Karabostan

Ah!

Ah! Ülkemin yavan hali

Ah! Kendi yurdunda 

Gurbet çeken halkımın

Sessiz sitemi 

Ah! Gençlerimin kaybolan yılları

Ah! Bize kilit onlara güzergah olan

Üniversite kapıları

Bir dakika biçilmiş 

İp üzerinde 

Cambazlığa sürülmüş 

Sessiz neferlerin yediği 

Zamanın kurşunları…

Osmanlı Devleti Dünya Savaşına Neden Girdi?

​    Dünya devletleri yeryüzünün her toprağına göz dikmiş bir vaziyet içinde çabalarken hasta adam Osmanlı kendi bünyesinde yaşadığı sıkıntılarla uğraşıyordu. Suikastler, isyanlar, padişahı tahtından indirip hükümet kurma faaliyetleri cihanda aldığı namı hızla kaybetmiş olan Osmanlı için büyük sarsıntılar haline geliyordu. 

      Batıda savaş kızışmıştı. Siyasi birliğini geç tamamlamış ve yavaş yavaş güçlü bir ülke konumuna gelen Almanya Fransa’nın can damarı maden bölgelerini işgal etmişti. Oyunun kurucusu olan Emperyalist İngiltere Almanya’nın bu gelişme eğilimini yarıda kesmek ve bunun yanında savaştaki baskısını azaltmak istiyordu. Savaş batı cephesinde kilit noktaya gelmişti.

     Almanya ise Ortadoğu da her mantık ve akılla hareket eden devlet gibi Osmanlı devleti üzerinden hareket etmeyi düşünüyordu. Önceden kendilerine yük olacağını söyledikleri hasta adamı kendi üzerlerindeki baskıyı azaltmak ve cephe sayısını arttırmak için tabiri caizse kullanacaklardı.

    Osmanlı ordusunun durumu ve uzun savaşlar sonucunda aldığı yaralar hayalperest emperyalistlerin umutlarını daha da yeşertiyordu. Fark edemedikleri tek bir nokta vardı; Osmanlı devletinin yani Türk ulusunun her evladı vatan söz konusu olduğunda şahsiyeti  hangi vaziyette olursa olsun devletini ve namusunu korumak için her mücadeleyi kanının son damlasına kadar verirdi nitekim Yemen Çöllerinden Galiçya’ya bütün cephelerden yaralı askerler yurduna dönerken 10 Temmuz 1914 Cihad-ı Ekber ( büyük savaş) emri ile evlerine varmadan cepheye vardılar. Askerlik şubelerinin önü emperyalistlerin Türkleri Orta Asya’nın bozkır steplerine sürme hayalini duyan halkla doluyordu. Avrupa’da kendilerine güzel bir gelecek kurma hayaliyle tahsile gitmiş gençlerimiz bu umutlarını tereddütsüz silerek İslam’ın son ordusuna katılmak için memleketlerine dönüyorlardı. Köylü işini gücünü bırakmış askerlik şubelerinin önünü doldurmuştu. Halkın gösterdiği bu seferberlik hayalperest emperyalistlerin düşlerine ilk düşmeyi yaşatmıştı.

    Bahsi geçen 1. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri çok uzaktan gelmiyordu. 1877 yılında İngiltere kralı 1. Edward ile Rus çarı 2. Nikola Finlandiya’daki Ruvel kentinde buluşup savaşın temelini atmışlardı. Osmanlı devleti bütün bu faaliyetleri görüyor ve savaşa girdiği veya girmediği takdirde toprak bütünlüğüne zarar geleceğini biliyordu. Bunun yanında Osmanlı devleti tarafsızlığını koruduğu sırada İngiltere tarafından büyük haksızlığa uğradı. Büyük sefalet içinde olan halktan toplanan 7.5 altın karşılığında yaptırılan gemilere İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill, Osmanlı bayrağı çekilmesini engelledi ve el koyduğunu açıkladı. Onursuz bir milletten beklenecek tek harekette zaten bu olabilirdi. İngilizler şaşırtmamıştı. Bu gemilere el koyması için hiçbir geçerli sebep yoktu. Osmanlı devleti hiç kimse ile savaş içinde değildi. Bunun yanında İngilizlerin bu eylemde bulunmasını isteyen aslında Yunanistan’dı. Amerika’dan iki yeni gemi satın alan Yunanlılar, ingiltere’den Osmanlı’nın gemilerine el koymasını istemişti. Sonuç olarak savaşın koşar adımlarla üstümüze geldiği o kara günlerde halkın parasını ödediği o iki gemiyi alamadık.

    İngiltere’nin tavrını koyduğu Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine en doğru tabiriyle onursuz bir devlet olarak çaldığı gün takvimler 02.08.1914’ü gösteriyordu. Sadrazam Said Halim Paşa’nın yalısında Almanlarla bir toplantı yapıldı. Bu antlaşmanın yapıldığını Enver Paşa, Talat Bey ve Halil Bey’den başka kimse  bilmiyordu. O günlerde Osmanlı boğazını savaş gemilerine kapatmıştı. İngiltere’nin görüldüğü yerde vurulmasını emrettiği iki Alman savaş gemisi ( Goeben ve Breslau)  akşama doğru boğaza girdi Çanakkale önünde demir attı. Bu iki gemiye Türk bayrağı çekildi, Yavuz ve Midilli adları savaş gemilerine verildi. Bu iki gemi Karadeniz’de manevralara başladı. Mürettebatı Alman olan bu gemilerinin yaptığı manevraları Osmanlı devleti güç gösterisi olarak görmeyi sürdürürken Almanlar gizli hesaplar içindeydi. Osmanlı uçurumun son noktasındaydı. 

    Almanya’dan gelen gizli bir emirle Rusya’nın Sivastapol Limanı bombalandı. Böylece Osmanlı kendini resmen savaşın içinde buldu. Savaş artık üzerimizdeydi. 

                                                                                                                                                        -Serkan KARABOSTAN-

    

Nasıl Bakacağım Hasretime 

Düşmanca baktım yere düşen ilk küllere.

Şu aydınlığın söndüğü saatte.

Sigaramın kızarmış ucu ile,

Kısık bir müzik dinledim sessizce.

Ağlamaya çalıştım elimdekiyle.

Nefrete boğdum bu bedeni yine,

Olmadı! olmadı işte.

Yine elimde, yine!

Yanarken bir bir sözler sinsice,

Bir izmarit biraz kül kaldı elimde,

Ellerim ellerim siyaha bulandı.

Nasıl bakacağım ben söz verdiğim yüze.

Nüksetmiş bedende çaresizlikle

Nasıl bakacağım hasretime…

Bir Işıktır TTK

    Bir kandil yandı milletin kimliğine, karanlığa itilmeye çalışılan o şanlı maziye bir ışık vurdu deha Mustafa Kemal Atatürk’ün eliyle o şanlı tarihte. 15 Nisan 1931’de.
    Bir milletin yegane varlığı; ele geçireceği daha doğru ifade etmek gerekirse kazanacağı her şeyin orantılı olarak değer aldığı bir kaynak vardır “Tarih”.  her siyaset adamı ve yönetici kişiliği bu gerçeğin farkındadır. Bunun için savaşmanın ağır kayıpları yerine en ağırıyla günümüzde olmakla birlikte başlangıç itibariyle günümüzden daha da geride başlamış olan bu manipüle ve yanlış kaynaklarla yanlış bilgiler sunulup benlik kargaşası yaratma fiiliyatına başvurulur. Bunun şu an günümüzde her ne kadar etkisini neslin çok ufak bir kitlesinde hissetsek de hala tarih okuyan hala milli değer ve duygularına sahip bireylerin bulunması işte bu adıma borçludur. TTK’nin açılması. huzurlarınızda yaptığı bu devrim ile bir milletin tarihini korumasına ve parçalanmamasına en büyük katkıyı sağlamış ulu öndere sonsuz teşekkürlerimi saygıyla sunmayı kendime borç biliyorum.

     İleri gidebilmek için bir ayağınızın bir müddet diğer ayağınızdan geride kalması gerekir. Geride kalan ayağın bastığı noktadan şüphesi var ise diğer ayakta geriye yönelir. Bizim aklımızda TTK gibi bir yapı sayesinde bir süre geride bıraktığımız ayağımızdan, ayağımızın destek aldığı noktadan şüphe söz konusu değildir. Kimliğimize sımsıkı sarılmakta Orta Asya da bir dönem maruz kalınmış mankurtlaştırma saldırılarının modern versiyonu olan benlik kargaşası karşısında en büyük silahla, tarihle yol almaktayız. İleri atılan her adımın arkasına onuru yüksek bir tarih bırakmaktayız.

   Sağlam ve gerilemesi söz konusu olmayan adımlar yüksek değerler içeren kültürün ürünü olan tarihin araştırmacı ve tarafsız kurumlar tarafından yayınlanması ve yayımlanması devamında oluşmuş bu ürüne büyük bir bağlılık olduğunda atılabilir. 

   Unutmayın tek varlığımız tarihimiz ve bu varlığı yok etmek isteyenlerle  göğüs göğseyiz.  Bizim gücümüz sayfalara sığmayan destandır. Korkmak bize düşmez galibiyet tarih konusunda bir şeyler yazılıp okundukça haktır.

    

Bir Kahkaha, Bir Kimliksiz Nesil

  ​   İlginç hayallere dalar çoğu zaman insanoğlu, zaman makinesi ister mesela, hep bir şeyleri değiştirmek ister. Geçmişe hasret duyar. Geçmişe, söz konusu zaman makinesi olunca ilgi duyar; ama   geçmişle alakalı bir tarihi kitap hakkında konuşulmaya başlandıkça kifayetsiz kelimeler savurmaya başlar.

     Milyonlarca insan tek bilek olup bir millet adı altında onur, vatan, bayrak vb. Değerler uğruna kan döker. Bu değerler uğruna kan dökmüş kahramanların adını duydukları anda sıkılma belirtileri göstermeye başlayan manipüle edilmiş varlığına bir tane bile kanıt olmayan kimliksiz nesil de onur ve varlık uğruna kanla ülkemin sonsuz gökyüzüne yazılmış olanları büyük bir umursamazlıkla tozlu  raflara, sayfalara gömer. Fikir empozesinin en kolay yöntemi olmuş olan mizahi programlar, diziler vb. Yayınları yaşamlarının bir parçası haline getiren bu kayıp nesil “sıkıldıkları” tarihi sergiledikleri bu faaliyetleriyle kendileri yaratır. Değerin çok ağır ezilmeye maruz kaldığı mizahi programlarda bu konunun espri malzemesi olarak kullanılması bireylere tarihi ibret alınacak güç bulunacak bir nesne olarak gösterilmesini ve öğretilmesini zorlaştırır. Bunun yanı sıra tarihini bilmeyen ve kimliksiz olan bu nesilde doğal  süreç olarak bir benliğe bürünme ihtiyacı sezer. Asıl tehlike de burada başlar. Bu süreç içinde sağdan soldan es kaza okuduğu veya duyduğu bilgilerle kendi varlığını inkar etmeye başlayan bireyler oluşur. Bugün evinde huzur içinde otururken elindeki hak ve hukuk çerçevesinde  istediği her şeyi yapma gücüne sahip bulunanlar bilgisizce ve onursuzca hal ve hareket; söz ve hakarette bulunurlar onurları uğruna can veren aziz kahramanlara. Utanç kaynağı olurlar bazılarının, tarihe sayfalardan duvar örmeyenlerin.

      Bir kitabın cümlelerinden ibaret değildir asla tarih ya da salt bir öğreticinin bir araştırmacının sözleri değildir tarih. Tarih şu andır, yarındır. Tarih her bir karışında kan olan bu ülkenin hiç unutulmayacak ve bizler tarafından unutturulmayacak en büyük hatırasıdır. 

                                                                                                                                                               -Serkan Karabostan-

En Çok Bir Olmaktı Aşk 

​   Gecenin gökyüzünü süsleyen yıldızlarla yarin hayalini çizmektir sonsuz karanlığa aşk. Dünyanın karanlığına aydınlık katmaktır, sessizce pencerenin kenarına oturup uzaklara dalmaktır. Esen rüzgarda yarin hayali ve kokusunu bulup ellere pranga yapmaktır aşk.

     Hep bizim kalp olarak kabul ettiğimiz o sembolik şeklin anlamını düşündüm.(💗) Neydi ki bu sembolün anlamı? Neden böyle kabul edildi de neden dikdörtgen veya  daha farklı bir şekil değildi? Bir soru olunca aklınızda bilirsiniz hiçbir iş tat vermez hatta bilinç olmaz. Odaklanma faaliyeti tamamlanmaz,tamamlanamaz. Dalgınca geçirilen saatlerin ardından kaybolunmuş sokaklarımda attığım çığlıklarımdan sonra bir suret eklendi gökyüzüme, yıldızlarla hayalini çizdiğim bir suret eklendi. Yine aklımda aynı soruyla otururken yanında ellerinden tuttuğum anda buldum cevabı. Bu sembol demekti ki her insanda bulunan biyolojik kalp bir çift olarak yan yana konulduğunda 💚kalp olmaktaydı yani aslında her insan birer kalbin yarısıydı.

       Ve aşk en çok onla bir olmaktı yarımken bu hapsedilmiş bendende kalbi oluşturmaktı. El ele mahkumluktan özgürlüğe koşmaktı.

  

Geçmeyen Saatlere Sitemle

Binlerce satır var içimde,

Kırılmış parçalarla birlikte.

Boğuyor beni sustuğum vakitte.

Kanatıyor her zerremi hasretinle.

Adını kullanmıyorum şiirlerimde.

Kullanmak istesem de,

Adını yazınca bu deftere,

Kalmaz başka sözüm geriye.

Sevgimi sessizce yaşarım kelimelerde.

Yakup kavuran şarkıların sözleriyle,

Yıkıp dağıtan sitemlerle,

Yönelir gözler geçmeyen saatlere, günlere…

-serkankarabostan-