Bir De Mizan Olsa Ölüm Diyecekler Hasret Çağına(!)

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Kaybolası geliyor insanın,
Avucunun içi gibi bildiği sokaklarda.
Yol kenarlarında çocukluk çağının ilk günahı,
Meyve vermiş erik dalları bile ilgisini çekmiyor.
Canı çekilmiş kaldırım taşlarına basmaya korkuyor insan,
Her adım senden uzağa gidiyor.
Sadece bununla kalsa ses çıkarılmaz belki
Dişler sıkılır, alışılmış seyahatlare çıkılır parmak uçlarıyla takvim yapraklarında
Susmak bir batıl inanç, şiir şırıngaları sokuluyorken damarlarıma
Zamanın içimde konaklayan misafirleri hayalini savuruyorlar göz kapaklarıma.
Sokağımda ateş yüklü isyanlar çıkarıyorum.
Kopuk türküler söylüyorum bağıra çağıra.
Deli gömlekleri dikiyor vücuduma
Yüzümde dolaşan tanımadığım gözler
Sonrası
Sonrası hatırlanmıyor
Ölüm gibi bir şey bu
Bir mizan kurulmadığı kalıyor ucunda
Reklamlar

Dört Senelik Lise Öğrenciliği

İflas eden bir mahalle bakkalının
Hüznünü taşıyorum gözbebeklerimde.
4 senelik lise öğrenciliği saltanatımın
Yıkılacağı söyleniyor birkaç hafta içinde

Öyle bir saltanattı ki bu yaşam bakkalında
Kederlendim mi
Düşünmezdim hesap kitap
Kendi raflarımı kendim soyardım
Kırar yıkardım camlarımı
Düşünmezdim..
Sevindim mi ise
Dağıtırdım boş beleş
Umrumda değildi ne gelir ne gider

Alakasız fikirler üstünde sek sek oynardım
Alakadar etmezdi beni sabit çizgiler
Âlâ derdim belaya hayalden çıkmazdım.

İlk çatırtısı duyuldu tahtımın
Bir hafta sonra Mayıs yarısı
Şaşakaldım…

Gözbebeklerine Hiç Uyku Sorulur mu?

Öyle yamandır bizde gece vakti
Hasret tonlarca yüküyle oturur göz kapaklarına.
Vakit geçti mi hele şöyle biraz yatsıyı
Sıra sıra can verir odalarda lambalar
Çıt çıkmaz eşyadan çıkan sesler haricinde
Belki biraz kapı gıcırtları
Biraz da tatillerden nefret eden birinin
Odasından eksik olmayan türkü haykırışları.
Rüzgar ise aynı sessizlikle dolaşır damarlarımda
Verdiğin nefesleri, belki de bir yerlerde söylediğin kelimeleri getirir avuçlarıma
Böyle işte bahar akşamlarının katarları balkon vagonumda
Camlarımdan hayretle bakıyorum insanlara hiç uyunur mu?
Öyle yamandır bizde gece vakti
Hal böyleyken gözbebeklerine uyku sorulur mu?

Serkan KARABOSTAN

Derdim Ne?

Sarsalar şu bedenimi göklere 

Delik deşik gövdemden simsiyah kargalar geçse 

Ve bulut olsa bedenimin her zerresi kapasa güneşinizi 

Belki, Belki o zaman anlarsınız derdim ne tasam ne ?

Bayramındır Bugün Şair

Ve yine şiirler yakma vaktidir şair!

Hadi in hüzün kaplı geminden,

Hazanın ortasında yaprak döken ağaçlara

Baharlar getir

Bugün bayramındır senin şair!

Bırak şu karanlığı gökyüzünde,

Geceye beyaz sayfalar getir.

Yıldızları tekrar birleştir.

Bayram dediysemde unutma 

Karanlığını şair…

Sana karanlıkta yol gösterene 

Şaşıp kalmış aklınla şükürler getir.

-Serkan Karabostan-

Viran Şehir, İsimsiz Mezar

Viran olmuş şehirden firar vakti.

Limanlar yandı bir bir.

Kaç gemi hiçliğe gitti?

Kaç yolcu çölü deniz bildi?




Şimdi olmayan bir adres,

Olmayan bir sokak,

Geçmiş denen takvim yaprakları,

Yaktım tek tek her hatırayı.




Yazmaktan korkar olmuş kalem.

Kelam ettikçe kayba kurulu alem,

Uyku yüklü şiirler sunulurken,

Uykusuz kalmış her kalem.




Bir garip hikayenin,

Sonu yırtık sayfası,

Kül almış hattatı.

Her harfin anısı.




Nefes alan bir et parçası,

Ruh kayıp,esaret yüklü satırları,

Kalem kırık, dava kapalı.

Yavaşça susar her şarkı.




Şimdi nefret vakti desem,

Vakte yazıktır, boş geçmez,

Boş geçmiş vakitlerin üstüne,

Nefret ile boşluk eklenmez.





Hem alınmışsa aşk diyarında,

Yara ile merhemsiz ders.

Ne yanar yürek gelince akla,

Ne pişman olur akıl göçünce seraba.





Sanılmasın ki beden faniye diye,

Aşkta öyledir giderse ölür.

Bu isim taşımaz mezarlığa,

Kim bilir kaç ceset daha gömülür?





İsimsiz mezarlardan geçerken 

Bilmezsin ölü kimdir ?

İstediğin anı aklına gelsin.

Ceset çoktan çürümüştür, hissetmezsin.

Serkan Karabostan

Osmanlı Devleti Dünya Savaşına Neden Girdi?

​    Dünya devletleri yeryüzünün her toprağına göz dikmiş bir vaziyet içinde çabalarken hasta adam Osmanlı kendi bünyesinde yaşadığı sıkıntılarla uğraşıyordu. Suikastler, isyanlar, padişahı tahtından indirip hükümet kurma faaliyetleri cihanda aldığı namı hızla kaybetmiş olan Osmanlı için büyük sarsıntılar haline geliyordu. 

      Batıda savaş kızışmıştı. Siyasi birliğini geç tamamlamış ve yavaş yavaş güçlü bir ülke konumuna gelen Almanya Fransa’nın can damarı maden bölgelerini işgal etmişti. Oyunun kurucusu olan Emperyalist İngiltere Almanya’nın bu gelişme eğilimini yarıda kesmek ve bunun yanında savaştaki baskısını azaltmak istiyordu. Savaş batı cephesinde kilit noktaya gelmişti.

     Almanya ise Ortadoğu da her mantık ve akılla hareket eden devlet gibi Osmanlı devleti üzerinden hareket etmeyi düşünüyordu. Önceden kendilerine yük olacağını söyledikleri hasta adamı kendi üzerlerindeki baskıyı azaltmak ve cephe sayısını arttırmak için tabiri caizse kullanacaklardı.

    Osmanlı ordusunun durumu ve uzun savaşlar sonucunda aldığı yaralar hayalperest emperyalistlerin umutlarını daha da yeşertiyordu. Fark edemedikleri tek bir nokta vardı; Osmanlı devletinin yani Türk ulusunun her evladı vatan söz konusu olduğunda şahsiyeti  hangi vaziyette olursa olsun devletini ve namusunu korumak için her mücadeleyi kanının son damlasına kadar verirdi nitekim Yemen Çöllerinden Galiçya’ya bütün cephelerden yaralı askerler yurduna dönerken 10 Temmuz 1914 Cihad-ı Ekber ( büyük savaş) emri ile evlerine varmadan cepheye vardılar. Askerlik şubelerinin önü emperyalistlerin Türkleri Orta Asya’nın bozkır steplerine sürme hayalini duyan halkla doluyordu. Avrupa’da kendilerine güzel bir gelecek kurma hayaliyle tahsile gitmiş gençlerimiz bu umutlarını tereddütsüz silerek İslam’ın son ordusuna katılmak için memleketlerine dönüyorlardı. Köylü işini gücünü bırakmış askerlik şubelerinin önünü doldurmuştu. Halkın gösterdiği bu seferberlik hayalperest emperyalistlerin düşlerine ilk düşmeyi yaşatmıştı.

    Bahsi geçen 1. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri çok uzaktan gelmiyordu. 1877 yılında İngiltere kralı 1. Edward ile Rus çarı 2. Nikola Finlandiya’daki Ruvel kentinde buluşup savaşın temelini atmışlardı. Osmanlı devleti bütün bu faaliyetleri görüyor ve savaşa girdiği veya girmediği takdirde toprak bütünlüğüne zarar geleceğini biliyordu. Bunun yanında Osmanlı devleti tarafsızlığını koruduğu sırada İngiltere tarafından büyük haksızlığa uğradı. Büyük sefalet içinde olan halktan toplanan 7.5 altın karşılığında yaptırılan gemilere İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill, Osmanlı bayrağı çekilmesini engelledi ve el koyduğunu açıkladı. Onursuz bir milletten beklenecek tek harekette zaten bu olabilirdi. İngilizler şaşırtmamıştı. Bu gemilere el koyması için hiçbir geçerli sebep yoktu. Osmanlı devleti hiç kimse ile savaş içinde değildi. Bunun yanında İngilizlerin bu eylemde bulunmasını isteyen aslında Yunanistan’dı. Amerika’dan iki yeni gemi satın alan Yunanlılar, ingiltere’den Osmanlı’nın gemilerine el koymasını istemişti. Sonuç olarak savaşın koşar adımlarla üstümüze geldiği o kara günlerde halkın parasını ödediği o iki gemiyi alamadık.

    İngiltere’nin tavrını koyduğu Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine en doğru tabiriyle onursuz bir devlet olarak çaldığı gün takvimler 02.08.1914’ü gösteriyordu. Sadrazam Said Halim Paşa’nın yalısında Almanlarla bir toplantı yapıldı. Bu antlaşmanın yapıldığını Enver Paşa, Talat Bey ve Halil Bey’den başka kimse  bilmiyordu. O günlerde Osmanlı boğazını savaş gemilerine kapatmıştı. İngiltere’nin görüldüğü yerde vurulmasını emrettiği iki Alman savaş gemisi ( Goeben ve Breslau)  akşama doğru boğaza girdi Çanakkale önünde demir attı. Bu iki gemiye Türk bayrağı çekildi, Yavuz ve Midilli adları savaş gemilerine verildi. Bu iki gemi Karadeniz’de manevralara başladı. Mürettebatı Alman olan bu gemilerinin yaptığı manevraları Osmanlı devleti güç gösterisi olarak görmeyi sürdürürken Almanlar gizli hesaplar içindeydi. Osmanlı uçurumun son noktasındaydı. 

    Almanya’dan gelen gizli bir emirle Rusya’nın Sivastapol Limanı bombalandı. Böylece Osmanlı kendini resmen savaşın içinde buldu. Savaş artık üzerimizdeydi. 

                                                                                                                                                        -Serkan KARABOSTAN-