Kendini Keşfetmelisin!

​             Hayat adlı yolculukta insan kendine sürekli bir şeyler katmalı. Kendini motive edebileceği kaynaklar olmalı ve bu kendini motive edebileceği kaynakların ona sunulduğu yerler ile sürekli etkileşim içinde olmalıdır.

            Türk eğitim sistemi, müfredatı altında yetişen, eğitim gören öğrenciler yıl sonunda “yaz tatili” adı verilen üç aylık bir döneme adım atarlar. Tatilin asıl amacı eğitime devam etmektir. Öğrenciler tatil geldi diye rehavete kapılırlar. Dinleneceğiz diyerek üç ayı bilgisayar veya televizyon başında heba ederler ve bununla birlikte ezberlenerek alınmış bilgileri de unuturlar.Bilginin ezber olması durumu eğer bilginin kullanılabileceği bir durum varsa, ve bu durum etkinse sorun yaratmaz.Takdir edersiniz ki bu bilginin kullanım alanları diye tabir edilen yerlerde ne içi boş televizyon dizileri ne de bilgisayar oyunlarıdır. Tabi  bu süreç yorucu olmamalı dinlenmeye de zaman ayırılmalıdır.

            Her insan keşfedilmesi beklenilen farklı yeteneklerle donatılmıştır. İnsanın, önüne de bu yeteneklerini değerlendirebileceği meslekler veya farklı alternatifler konulmuştur. Zaman ne kadar az olursa olsun insana hep çok görünür; fakat bitince rehavet içinde geçirilen bu zaman, ardında  pişmanlık getiren bir boşluk yansıtır. Öğrenci tatili kendisine boş geçirmesi için verilmiş bir süre olarak görmemeli kendini keşfetmelidir. Bu konu her açıldığında hep aynı itirazla karşı karşıya kalınır “imkan”. İmkan siz istediğiniz sürece vardır. Yeter ki isteyin.

            Unutmayın müfredatımızın bu eğitim-öğretim dönemi konuları bitti; ama hayat atılması beklenen adımlar, edinilmesi beklenen tecrübeler değerlendirilmesi gereken bilgilerle dolu bir şekilde devam ediyor. Yelkovan hala akrebin peşinde ve kütüphaneler hâla kitap dolu. YETERKİ İSTEYİN…

                                                                                                                                              -Serkan Karabostan-

             

Bir Okul Aile

                              İçi boş,  düz ve sade bir kap tasvir edin, ve kenarda da bir bardak su. Suyu yavaşca kabın içine dökün. Dökülen su kabın şeklini almaya başlamıştır. Şimdi de farklı bir kap düşünün ilk kabımızdan oldukça farklı bir kap. İlk kabımızdaki suyu yavaşca bu kaba boşaltalım hepimizinde tahmin ettiği gibi su yeni kabın şeklini alacaktır; fakat terkettiği kabın izlerini hala taşıyarak. Hani “İnsan Yazmalı…” başlıklı yazımda doğanın önümüze konulmuş bir kitap olduğundan bahsetmiştim, ve doğanın kitabından bir paragrafı gelin okuyalım.

                 Giriş bölümünde verdiğimiz, daha doğrusu doğanın bize verdiği örneği inceleyelim. Öncelikle suyun çocuk, kapların ise farklı ortamlar olduğunu varsayalım ve mesajı alalım…

                 Çocuk, aile ortamına girer. Aile çocuğun ilk ve tek eğitim gördüğü yerdir. Çocuk şekil almaya hazırdır. Şekil almaya hazır olması ona kimi zaman avantaj kimi zaman dezavantaj olarak yansıyan taklit hareketini oluşturur. Aile ortamındaki her birey onun için bir idoldür. Bireyin gelişiminde ailenin önemi çocuğa verilen karakterin altında aile bireylerinin imzasının olmasıdır. Ailede verilen eğitimi diğer eğitim yerlerinden ayıran en önemli özellik işte budur. Aileye bembeyaz bir kağıt gelir ve ailede yazının akışını, konusunu etkileyen giriş paragrafını yazıp farklı kurumlara sunarlar.

              Ailesinin kontrolünde gelişen çocuk okula başlar ve farklı bir ortama geçer eğitim döneminde farklı şeyler katar kişiliğine; fakat hala üzerinde ailenin çok büyük bir izi vardır. Mesela aldığı her bilgiyi değerlendirmeye tutarken, süzgecinden geçirirken ailesinin ona aşıladığı değerleri kullanır. 

            Kısaca, suyun konulduğu ortam suyu kaçırmamalı, bir şeyler eksiltmemeli sudan. Geleni muhafaza etmeli.

                                                                                                                                                                  -Serkan Karabostan-

Mesaj Alınmıştır!

​Bir millet veya bir topluluk adı altında bir araya gelerek deneyimlerini, becerilerini, düşüncülerini ve duygularını kısaca yaşam tarzını bir sonraki nesle farklı araçlarla ileten insan, buna kültür adını vermiştir.

              Yeryüzündeki kültürler birbirleriyle doğal yaşamın bir sonucu olarak rekabet halindedirler. Hatta savaşların en asli sebebi de kültürü yayma düşüncesidir. Bir topluluk altındaki her insan bir zincir halkasıdır bunları birbirlerine kenetleyen, kenetlediği insanlara kardeşlik ve sevgi aşılayan kültürdür. Belki buraya kadar olan kısım bile size ütopiklik olarak yetmiştir. Siz de haklısınız zaten yazımın amacı da bu, yıllar önce kültür, bir topluluğun veya bir milliyetin vazgeçilmezi, doğrusu, tek varlığı olmuşken günümüzde bazıları tarafından “dogma!” kavramı ile itham edilmesinin sebebi ne?

             Bilindiği gibi topluluk halindeki bir hedefi birey halindeki bir hedefle yok etmenin gerektirdiği zorluk açısından karşılaştırırsak topluluğu yok etmenin daha zor olduğunu fark edersiniz tabi o toplum sadece sayı bakımından değerlendirilerek “topluluk” çıkarımı yapılmadıysa yani topluluk kavramında sayının çok önemi yoktur üç kişinin bulunduğu bir ortamda bu üç kişinin ortak hiçbir kavramı veya duygusu yoksa bu topluluk sadece üç bireydir. Topluluğu özellikle kültür gibi bir bağla kenetlenmiş topluluğu bireye indirgemek için tek yapılması gereken ya kültürü yok etmek ya da yok etmekle eş değer olan kültürü komik düşürmek. Bu cümlemin sizde bir süzme işlemi başlatmasını umuyorum. İzlediğimiz komedi programlarında özellikle “yerli” kavramıyla şereflendirdiğimiz komedi programlarında sürekli kullanılan malzeme nedir? 

—Bir Türk gencinin evlilik töreni 

—Kız isteme merasimi

—Misafir ağırlama vs.

                             Sizden tek isteğim; komedi filmleri veya farklı kategorilerde sınıflandırılmış yayınları izlerken dikkatli olmanız UNUTMAYIN BEDENİNİZ GÜLER; BEYNİNİZ ve SİZE YÖN GÖSTEREN BİLİNÇALTINIZ İSE SADECE ALIR. 

MESAJ ALINMIŞTIR…

                                                                                                                           -Serkan KARABOSTAN-
             

İnsan Yazmalı…

                Duygular verilmiştir insanoğluna, her biri farklı tatta her biri farklı güzellikte. Önünede bir yol koyulmuştur. Yürümelidir insan. Etrafına da milyonlarca ciltlik bir kitap konulmuştur insanın doğa gibi…

                Gökyüzü verilmiştir, yıldızlar, toprak ve yağmur. Bunlar boş boş bakılsın diye değil okunsun, yazılsın diyedir. Ne diyebilir ki bir toprak ve yağmur diyebilirsiniz belki, haklısınız çünkü daha yeni toprağa bakmaya başladınız ya da daha yeni toprağı kavradınız. Yağmur ve toprak sadakatın en mükemmel  örneğidir yeryüzünde. Yağmurun toprağa verdikleri vardır. Sırrını işler toprağa yağmur. Toprak hiç sesini çıkarmaz. Acıtır toprağın canını yağmur daha derine inebilmek, amacına ulaşabilmek için, toprağın sadakati burada başlar işte suyun kendinde bıraktığı izleri korur üzerinde belki biri okur diye…

                İnsana boşuna denmez nankör diye bir on dakikalık yağmurun izini korumak için sadakat gösterirken toprak bile, seksen yıllık ömürün bıraktıklarını kendine kollarını açan kağıtlara yansıtmaz işte… 

                                                                                                                                                         -Serkan Karabostan-

Ölümün Eşiğindeyiz “Ben Ve Sevgim”

Bir karmaşanın içindeyim yine,

Geceye sarılıyorum,

Aya sarılıyorum,

Kaybolanlara yol gösteren yıldızlara sığınıyorum.
Üşüyorum yine, yalnızlığımı hissettiğim,

Bu kalabalık sokaklarda,

Hep korktuğum bu anda,

Seni arıyorum aklımda.
İnsanlara bakıyorum 

Hepsinin yüzü ayrı,

Hepsinin gülüşü ayrı,

Ama bi an hepsi sen oluveriyor, bunu anlayamıyorum.
Attığım her adımda,

Yazdığım her kelimede,

Uyandığım her günde,

Bitiyorum içimde koskoca bir senle.
Ölümden korkmuyorum,

Ama içimde sen varken,

Anlatamadıklarımla ölmekten,

Ölürken her şeyi bitirememekten korkuyorum.
Söyleyemiyorum işte; anlatamıyorum.

Dedim ya neden korkuyorum onu da bilmiyorum.

Ateşe düşmüş kağıt misali yanıyorum, bir farkla 

O dıştan ve kısa zamanda,

Bense içten ve acıyla…

                                                                                     Serkan Karabostan
(Daha fazla şiir için wattpad “acıyı sevmek” adlı şiir kıtabıma bakabilirsiniz. Bunun yanında destek için;

ac232323.blogspot.com adresimi ziyaret edebilirsiniz. İlginiz için teşekkürler.)

Hayal Et ki Olsun 

           İnsanlar meslek seçiminde sürekli dayatmalara maruz kalırlar, sürekli attıkları her adımda kafalarının içinde bir  ses dolaşır. Onlara çocukluğundan beri kendi seçimlerimizi bir yol olarak sunarız. Kendi iradelerini tamamiyle saf  dışı bırakırız. Bu mevzudan her bahsettiğimde Ahmet Şerif İzgören gelir aklıma. Avucunuzdaki kelebek adlı  seminerinde anlatır Ahmet Şerif “Sahilde bir Alman çocuğunu izliyordum yemeğini aldı oturdu yedi ve ağzını sildi,  başka bir gün Türk çocuğu babasına yemeğini aldırdı, annesi yedirdi, başka biri de ağzını temizledi” işte tüm fark  buradaydı Alman çocuk yaşamı tanıdı, Türk çocuk başkasını yaşamayı. Şimdi diyebilirsiniz ki çok uçuk bir örnek  haklısınız çünkü sizde böyle bir yaşam yaşadınız. Benliğiniz kalmadı, sizin için size iyi gösterilmiş fakat bomboş bir yaşam kaldı. Belki bunu okuduktan sonrada çocuklarınıza saygı duymayı öğreten bir öğüt.

           İnsanların hayalleri vardır, hayaller anlatmak ve yol bulmak içindir. Hayallere ulaşmanız zorunluluk değildir. İzlediğimiz her filmde bu böyle gösterilir bir zorunluluk olur hayalleriniz sizin için ve ben daha kendimi tanımıyorum diyen tipler çıkar karşımıza. Hani dedik ya hayaller anlatmak için anlattıkça destek görmek için vardır. Kendilerine köle yetiştirmeyi amaçlayan bir sistem bize bu hayalleri; uçuk, imkansız veya komik bulmayı aşılmıştır. Bir gün hoca sınıfa girer. Öğrencileri tanıma ve ilgi odaklarını bulma amaçlı ” ne olmak istiyorsunuz” der sınıfa tek tek herkes yanıtlar”doktor,avukat vb.” bir çocuk kalır sınıfta ona sorar, çocuk “başbakan” olmak der sınıf başlar gülmeye bu sınıfta bu hayali söyleyen Türkiye Cumhuriyetinde başbakanlık yapmış Mesut Yılmazdır.    

        Hayalleriniz siz inandığınız sürece gerçektir. Onlara sahip çıkın; çünkü onlara sahip olmayı isteyen çok kişi var…           Hayal kurabilmeyi isteyen çok kişi var…

                                                                                                                                             -Serkan Karabostan-

Hayat Adlı Tabloda Bir Renk “ACI”

Bir tablo getirin gözünüzün önüne siyah ile gri arasındaki renklerin aksedilmiş olduğu bir tablo. İnsanlar düşünün, hepsi griye ilgi duyuyorlar hepsi onu beğeniyor. Daha sonra gözünüzün önünde bu resmi tutup değerlendirmeye koyulun.

           Siyahın acıyı grinin ise mutluluğu temsil ettiğini düşünün. İnsanlar mutluluk isterler. Hepsi bu mutluluğun uzun bir yol sonucunda elde edildiğini de bilirler tabi bu yolda çekeceği cefayı görecekleri acıyı da bilirler. Yol boyunca ilerler ilerdikçe karşılaştıkları acıları bir ceza olarak görürler. Bu böyle devam eder ve yolun sonuna vardıklarında griye sadece bakarlar, mutluluğa sadece bakarlar dokunamaz, tat alamazlar; çünkü onlar acıya yani siyaha da sadece bakmıştılar, tatmamıştılar. Acıyı ne kadar az biliyorlarsa mutluluğu da o kadar az bildiler.

              Tabloya dönecek olursak tabloda gözleri gride olan insanlar sadece griyi hissetmeye yakınlaştı; fakat tabloya griyle birlikte siyahı akseden ressam mutluluğun ve takdir edilmenin tadına vardı. Hem sadece siyah veya griyi hem de her ikisini görenlerin takdirinin tadına vardı.

                                                                                                                                                                                                                 -Serkan Karabostan-

Çocuklar OYUNCAK Değildir!

​          Çocukları, ebeveynler özellikle Türk kültürü altında yetişmiş ebeveynler hatta benliği kaybettirilmiş, için boşaltılmış Türk kültürü altında yetişmiş ebeveynler korunmaya muhtaç, ilgiye gerektiğinden fazla ihtiyaç duyan ve hatta kendilerine şekil vermek için verilmiş dizginlenmesi gereken bir yaratık gibi görürler. Onlara bir an bile yanından ayrılmadığını göstererek ve bunun üstüne bunu dile getirerek çocuk yetiştiren aileler en büyük sorumluluklarını yerine getirdiklerini sanırlar doğru onlara empoze edilmiş fikirlerin bu genç nesli çürütmek için kendilerine biçtiği sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirmektedirler.

      Çocuk denilince akla yaramazlık ve ilgi gelen bu ülke de şu ana kadar yetişmesi gereken şekilde yetişen çocuklar çok azdır. İnsana niye korku verilmiştir? Niye sevgi verilmiştir? Niye acı verilmiştir? Niye heyecan verilmiştir? Ebevynler tarafından üstü örtülsün diye mi? Yoksa hepsi zamanı geldiğinde tanışılsın olgunlaştırsın diye mi?

      Başarının farklı imgelere yüklenmiş farklı kavramlarla değerlendirildiği bu ülkede çocuklarada sürekli farklı dayatmalar yapıldı. Üç meslek vardı her ebeveynin hayalinde doktor, avukat veya yönetici çocuklarına sürekli bu meslekleri dayattılar; fakat biraz sıkıldıklarında veya sevindiklerinde telefonlarından bir müzik açarlardı, arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde bir film izlerlerdi peki bu ebeveynler önemli gördüğü o üç mesleği neden sevincine ve hüznüne ortak etmedi?

         Çocuk, gelecekti. Kendi geleceğini başkalarının hayalleri doğrultusunda çizmeyecek; kendi olacak bir gelecekti. O zaman yaptığı yanlışı da doğruyu da sevecekti; çünkü kendisi yapmıştı.

                                                                                                                                               -Serkan Karabostan-